Yurtdışında Yaşam: Amerika’ya gidiş hikayesi

Bundan 10 yıl önce benim gibi bir İstanbulsever’e yurtdışında yaşar mısın diye sorsanız deli misin derdim. Bundan 10 yıl sonra 8 yılını Amerika’da geçirip Türkiye’ye dönmüş biri olarak söyleyeceğim şu ki: BÜYÜK konuşmayacaksın!!

Nasıl oldu herşey derseniz kısaca şöyle… Boğaziçi’ne geldim, mühendis olacaktım. Ama aslında ve ”kızım sen akıllısın Fen Matematik okumalısın” gazını alıp kendini Mühendislik Fakültesi’nde bulan FMzedelerden olduğumu anlamam çok sürmedi.  Ben de teselliyi artık MBA yaparım hayalinde buldum. Koç’tan da burs alınca okul biter bitmez başladım bu işletme master’ına. 2001 yazında Coca-Cola’da pazarlama departmanında stajyer olarak çalıştım. Sonrasında kal dediler, bir sene de part time çalıştım…

O yaz ben staj nerede yapsam diye düşünürken karşıma Erol çıktı. O sırada Michigan’da MBA’ini yapıyormuş, yaz tatili için gelmişti. Ve sonrasında da okyanuslar arası bir yıl süren ‘flört’ dönemimiz başladı.(20 Mayıs’ta 10 yıl oldu, inanamıyorum…) Sonrasında da bir karar almam gerekti ve ben Amerika’ya gitmeye karar  verdim. Chicago’da ikinci bir master yaptım ve ardından Nielsen’in yeni ürün geliştirme ve satış tahmini konusunda uzman pazarlama danışmanlığı veren BASES şirketinde çalışmaya başladım.

Ve evlendik...

Yıllar geçedursun, 2004’te nişanlandık ve 2005’te evlendik. Aklımda hep Türkiye’ye dönmek var tabi.. Ama o zamanlar ben bir paniğim ki Erol burada kesin kalmayı istiyor ama bana söylemiyor, ben hiç dönemeyeceğim, burada kalakalacağız diye korkuyorum.  Sonradan aslında gerçekten her zamanki gibi  iyi niyetiyle, mantığıyla ve sağduyusuyla hareket ettiğine zaten hepimiz şahidiz. Ama ne yapayım, tam Bush hükümeti kurulmuş, savaş var, zaten bir kültür şoku yaşamışım. Korkmuştum çok…

Çok güzel geçen 4 Chicago yazı sonrası (kimse  -16 derecelerde geçen kutup kışlarını ve kemiklere işleyen rüzgarı özlediğini söylemesin bana!) Erol NY’ta bir bankaya ben de şirketimin Parsippany ofisine transfer olduk. Önce South Orange denilen yeşillikler içinde bir şehirde yaşadık. Ardından ben DNA’mda dolanan ürün yönetimi dürtüsüne daha fazla dayanamayarak Revlon’dan gelen bir iş teklifini kabul ettim.

Ve bundan sonra Amerika’da hem kariyer olarak hem de sosyal yaşantı olarak en severek geçirdiğim dönem başladı.

Revlon’da öncelikle kimsenin epeydir el atmadığı Almay’in portföy yönetimiyle uğraştım… Ofis ortamı o kadar keyifli ki anlatamam. Düşünün ki bir pazarlama toplantısı yapılıyor, ortam kadınlar günü şeklinde…Bir araya geldiğimiz toplantılarda herkes kıkır kıkır. Zaten koridorlar ruj, fondöten, rimel dolu ve duvarlarda boy boy Revlon marka elçilerinin resimleri var . Ayrıca dönem dönem yeni isimler marka elçisi oldukça ofise geldiler. Bu sayede Jessica Alba, Elle Macpherson, Jennifer Connely ve Jessica Biel’i canlı görme şansım oldu. Hepsi birbirinden güzeller bu arada… Genelde ofis girişinde gelmelerini bekler gelir gelmez onları ailemize hoş geldin amaçlı alkışlardık. En hoşuma gidenler Elle MC’nin bu karşılama karşısında heyecanlanıp ağlaması ve J Alba’nın sempatikliğiydi.

Sonra ne mi oldu? Bir sonraki postumda size biricik oğluşum Demir’in hayatımı nasıl değiştirdiğini anlatacağım…

Reklamlar

Mayıs 23, 2011 tarihinde armut öncesi hayat içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: